Paris-Fransa Öyküleri

Paris sanat salonunda, sanatçılarla!

4 Kasım 2015

Geçenlerde Paris’in sanat mahallesi Belleville’deki sanat salonu Bellevilloise’daydım. ‘Herkesin Anlayabileceği Sanat’ (Art Abordable) başlıklı sanat salonundaki 400 sanatçıdan birkaçıyla konuştum ve birbirinden ilginç yanıtlar aldım!

Terry Logbo: “Teli alıp büküyorum, maske oluyor!”

Terry Logbo heykeltıraş

Terry Logbo’nun eserleri Afrika maske sanatına hayli yakın..

Gözlerinin içi cıvıl cıvıl, sıcacık, tatlı bir melez o! Mesafeli ama çok içten bir “Hoşgeldiniz”le başlıyor söze. Her şey çöp kamyonu arkasındaki çöp bidonu toplayıcılığıyla başlıyor Terry Logbo için. Kamyon şoförünün çöpler arasından bakır telleri ayırdığını, bakırın piyasada para eden, pazarı olan bir maden olduğunu anlamasıyla o da koyuluyor işe..

Ancak bir gün elindeki bakır telini eğip bükerek şekillendirince ilk eseri çıkıyor ortaya. Daha önce kapıcılık da yapan ve bugün hayatını sadece sanatla kazanan Terry’nin çıkış noktası şu: “Eğer kabile kültürlerinin elinde taş ya da ahşap yerine bizim materyallerimiz olsaydı ne yaparlardı? ” Çok sayıda esin kaynağı var bunun için, örneğin Afrika maskeleri! Ama hiçbir zaman uzun ve ayrıntılı bakmıyor hiçbirine.. Evinde tek bir maske yok mesela; kopyalamaktan korkuyor çünkü. Yine sanat galerileri, sokaklar, gazete sayfaları hep ilham kaynağı. Eserlerini görenler her seferinde böyle bir şeyle hiç karşılaşmadıklarını, her birini çok orijinal bulduklarını söylüyorlarmış. Paris’in sanat mahallesi Belleville’deki sanat salonunda da kendisine benzer işler yapan kimseyle karşılaşmadığının, bundan çok mutlu olduğunun altını çiziyor. “Neredeyse hiçbir zaman bir kroki ya da desenle çıkmıyorum yola. Bir maske yapma arzusuyla elime tel alıyorum ve başlıyorum bükmeye. Sonucunda ortaya ne çıkacak, ben de bilmiyorum!” “Peki bakırı nereden buluyorsun?” soruma, “Tamamen sokaktan topluyorum” yanıtını veriyor. “Bozulmuş bir kızarmış ekmek makinesi, buzdolabı, radyo, çalar saat, video aklınıza gelen her alette var bakır. İlginç olansa beş yıldır ne zaman ihtiyacım olsa, inanılmaz büyük miktarlarda bakıra denk gelmem sokaklarda.” Daha önce Paris’in ünlü ressamlar tepesi Montmartre’da bir sergi açan, buna şu an yaşadığı ve şaraplarıyla ünlü Bordeaux (Bordo) şehrindeki iki sergiyi de ekleyen Terry’nin Belleville’deki günleri birkaç satışla sonuçlanmış. Peki en büyük hayali? “Bir gün Japonya’da sergi açmak. Kültürleri ve sanat ortamları bizimkinden öylesine farklı ki, eserlerime tepkilerini çok merak ediyorum.” Maskeleriyle birlikte fotoğraflarını çektiğimdeyse sonuca bakıp gülüyor, “Onlar gibi bakır rengi çıkıyorum” diyor. Öyle ya tatlı bir melez o: Büyükanne İngiliz, büyükbaba İrlandalı, baba ise Afrika’nın Fildişi Sahili’nden.. Altı yaşından beriyse Fransa’da..

Zhang Xuewei: “Kızlar neyi düşünür?”

cinli ressam-kucuk

Genç ressam minik otoportreleri önünde…

Kimi köpükler fışkıran, marka bir bavulun içine oturmuş, kimi aynadaki yansımasına rujlar süren küçük bir kızdan oluşuyor resminin konusu. ‘Kızlar neyi düşünür?’ serisinde konu aldığı kişi, kendi çocukluğu! Zaten serideki küçük kızın kendi otoportresi olduğunu hemen söylüyor. Resimlerindeki markalarla sembollerin, günlük hayatı ve tüketimi simgelediğini de ekliyor. “Çocukken bu konularda inanılmaz masumuz, ancak büyüdükçe, özellikle kızlar kendilerinden emin olmak için bazı şeylere ihtiyaç duyuyorlar. İşte tam o anda büyük markalar ve ürünler giriyor devreye. Bakın mesela şu resmimdeki küçük kız aynada kendi portresini yapıyor, yaşına hiç uymayacak biçimde bakım ürünleri ve güzellik malzemeleriyle. Demek istediğim, bazen hayatta bu küçük kız gibiyiz, peki neden hepimiz ihtiyaç duyuyoruz buna?” Çin’in başkenti Pekin’de ve Fransa’nın Dijon kentinde Güzel Sanatlar okuyan Çinli ressam Zhang Xuewei her ne kadar Paris yakınlarında, kremasıyla ünlü Chantilly (Şantiyi) şehrinde oturuyorsa da bir ayağı, ardı ardına açılan sergiler nedeniyle Paris’te. Zaten Fransa’da eğitim görmesinin ana nedenini ‘çağdaş sanat ortamının canlılığı’ diye açıklıyor. Pop resim sanatından ve sürrealizmden (gerçeküstücülükten) çok etkilendiğini söyleyen sanatçının resimlerinin diğer konusu ise Paris.

Emily Merpillat: “Vahşi doğanın parçası, insan!”

Emily Merpillat

Emily Merpillat’ın tüm modelleri kendi arkadaşları..

Instagram dahil her yerde birbirinden ilginç ve güzel fotoğraflara rastladığımız bir dünyada nasıl olup da fotoğraf işine girmeye cesaret ettiğini soruyorum, yüzünün yusyuvarlak, yumuşacık hatlarıyla gülüyor: “Herkes fotoğraf çekebilir ama herkes fotoğrafçı değil tabii ki” diyor. “Bir kez güzel fotoğraf çekmek başka, sürekli iyi fotoğraf çekmek bambaşka!” Yine de fotoğraf alanında kendini göstermenin bugün çok zor olduğunun o da farkında ama söylemek lazım, kelimenin tam anlamıyla ‘nev-i şahsına münhasır’ işler yapıyor! İnsanın aslında bedeniyle doğaya ne çok benzediğini, doğanın bire bir parçası olduğunu göstermeyi amaçlayan fotoğraf serisi, Fransa’nın çeşitli yerlerinde sergilenmiş, hatta kitaplaştırılmış; böylece dağın, ağacın, toprağın devamı ‘insan’ portreleri çıkmış ortaya: “Manzaralarda bir sürü insani çizgi görüyorum. İnsan vahşi doğanan parçası sonuçta!”

Sinema eğitimi alan, hayatını 3 boyutlu filmlerde özel efektler yaparak kazanan Emily, “Sinemada benden ne isteniyorsa onu yapıyorum, tamamen uygulayıcıyım. Oysa ki fotoğrafta ilgimi çeken, sevdiğim konuları işliyorum” diyor. Işığa, ışıkla ilişkili her şeye, ilahi olana, maddeye tutkun ve bu durum, fotoğraflarına çok net yansıyor. Kimi zaman renkli, kimi zaman siyah beyaz çalışan fotoğrafçının modelleri hep arkadaşları, tanımadığı insanları çekemeyeceğini düşünüyor. İşlerine ilgi gösterenlerse çok çeşitli.. Belleville’deki salon çok sayıda kişiyle tanıştırmış onu, “Kartvizitlerim bitti bile!” diyerek gülüyor. Bu arada belirtelim: Parisli sanatçı, 2015 Cannes Film Festivali’ne sunduğu ve koreografisini de yaptığı kısa filmiyle dikkatleri çekmiş üzerine.. Yakında ödülle dönerse şaşırmayın!

Helene Jacob: “Bantla ünlü portreleri yapıyorum!”

helene jacob-kucuk

Edith Piaf’tan Charlie Chaplin’e kimler yok ki paletinde..

İlk bakışta şaşırdığımız, sonra herkesin yüzünde bir gülümseme bırakan, tatlı, orijinal işler onunki! Sinema sektöründe oyuncuların pozisyonlarını belirlemek, alet edevatı ambalajlamak için kullanılan bantlarla ünlü portreleri yapıyor. Daha önce pastel çalışırken, son üç yıldır bu tarzı eklemiş sanat yaşamına. Eserlerini görenlerin teknikle çok ilgilendiğini, insan ifadelerini nasıl olup da son derece sıradan bir nesneyle yakayabaldiğine şaşırdıklarını söylüyor. Aynı şey, portrelerini yaptığı ünlüler için de geçerli: “Cannes Film Festivali’ne eserlerimle gittiğimde starların çok hoşuna gittiğini, önce şaşırıp sonra çok memnun kaldıklarını gördüm.” Helene Parisli, Belleville sanat mahallesini iyi biliyor ama bu salona ilk katılışı. “Her ortamdan sanatseverin geldiği, çok güzel bir yer! Zaten sunduğumuz, herkesin anlayabileceği, popüler sanat eserleri.” Salon boyunca çok sipariş aldığını belirten Helene, sıradan insanların portrelerini de fotoğraflarına bakarak çalıştığını söylüyor. Orijinal bir hediye arıyorsanız, aklınızda bulunsun!.

Alain Cabot: “Gecekondular, çeteler ana konum!”

alain cabot-kucuk

Rengarenk görüntülerin arkasında karanlık hikayeler saklı..

Rengarenk, coşku dolu, genç, dinamik bir resim onunki; en azından ilk bakışta! Zaten bu nedenle özellike 20-35 yaş arası genç çiftler ilgileniyormuş. Ancak bu çok neşeli görüntünün arkasında hayli ‘yüzü asık’ konular saklı. “İnsanları, dünyanın fakirliği, sefaleti üzerine düşünmeye itmek istiyorum, tabii klişe tuzağına düşmeden..” Seri olarak çalıştığı konularının her birinin ayrı bir kendini sorgulama olduğunu, resminin ‘figüratif, siyasi, angaje’ diye özetlenebileceğini söylüyor. “Bakın mesela, şu rengarenk resimdeki vücudu dövmeli adam, Honduras’taki çetelerle ilgili seyrettiğim bir belgeselle çıktı ortaya. Oralarda Sicilya mafyalarını aratmayacak, hatta daha acımasız, şiddet dolu çeteler var. Bir yıl bu gruplardan biriyle çalışan bir belgeselci, 2009’da grup üyeleri tarafından öldürüldü. Belgeselde çalışan herkes çete tarafından zaman içinde tek tek yok edildi.” Gecekonduların, çetelerin, bu çerçevede Asya ile Afrika’nın ilgisini hep çektiğini söyleyerek ekliyor: “O belgeselcinin hikayesi sessizlikte kalmamalı dedim kendi kendime ve bu resim çıktı ortaya.” Resimlerinde Paris metrosunda bulduğu reklam afişlerinden, gazetelerden, kartpostallardan, fotoğraflardan parçalarla kolajlar da var. “Bunlar bazen hikayeyle direkt, bazen de dolaylı olarak bağlantılılar.” Bugün bir tek resme 1500 Euro vermenin bir genç için güç olduğunu belirten Alain, isteyene resimlerini bastırıp, çok daha ucuza satıyor. Belleville’deki salonda bu türden birkaç satış yapmış bile! Bilginize..

Sylvie Huet: Sinema projeksiyonundan küçük enstantanelere!

Sylvie Huet-kucuk

Sylvie Huet’nin eserleri biraz resim, bir fotoğraf gibi..

“Başlangıçta tiyatro afişleri, kitap kapakları yapıyordum, bu iş için kurduğum derneğin adı ‘Debit de Beau’ (Güzellik Mağazası) idi. Sonra sanat ortamında takma adım oldu.” Sylvie Huet’nin standındaki eserler fotoğrafçı işi gibi görünse de aslında fotoğrafçı değil. Kullanacağı elemanları çoğu zaman başkalarınca çekilmiş fotoğraflardan arayıp buluyor sadece. “Artık internet sayesinde elimizin altında bir yığın fotoğraf var. Orada önemli olan seçim yapmak, hangi karakter kafamdakini canlandıracak, buna karar vermek. İşimin özeti bu!” Peki konularını nasıl buluyor? Kendisi de bilmiyor. “İnsanlar baktıklarında görüntüyü sahipleniyor, kendilerinden bir şeyler buluyor ve anlamı kendileri veriyorlar.” Sylvie’nin derdi hikaye anlatmak, bunun için dolaylı değil mümkün olduğunca doğrudan, açık bir anlatımı tercih ediyor. Seyircisiyse herkes! “Küçükler balinalara, yusufçuklara bayılıyor” diyor ve gülerek ekliyor: “Aslında yaşlılar da!” Paris’e özel olarak bu salon için gelen, aslen güney Fransalı sanatçının önceki işi sinemada projeksiyonculukmuş. “ Sinema arzum hep oldu, hep çok sevdim. Sonunda bu işi buldum; görüntü, prodüksiyon vs aşamalarından çok daha kolaydı üstelik bu teknik. Sonuçta ortaya küçük enstantaneler çıktı.” Paris Belleville’deki sanat salonunun çok iyi geçtiğini, seyircinin soru ve sohbetleriyle harika anlar yaşadığını vurgulayan Sylvie, sipariş üzerine de çalışıyor. “Geçenlerde bir yaşlı hanım gençlik aşkı için bir tablo hazırlamamı istedi. ‘İki cins arasında geçebilecek primitif bir sahne yapar mısınız?’ deyip gerisini bana bıraktı. Ortaya çıkana ise bayıldı.” Anlayacağınız sanatçı, isterseniz yakınlarınızı özetleyecek, onlara hitap edecek işler de yapıyor, yeter ki söz konusu kişinin karakter özelliklerini anlatın. Ne diyor zaten: “Gerisi bana kalmış!”

GKo: “İnsanın kendine ait bir zevkinin olması güçtür!”

DSC_0055

GKo fotoğraf için heykellerinden biri oluverdi!

Adını sorunca Gko (Jeko) diyor ve onca ısrarıma rağmen gerçek adını söylemiyor. Küçük bir çocuğunkini andıran muzip ifadesi ise hep aynı.. Paris yakınlarındaki kraliyet şatosu ile ünlü, şık ve pahalı Versailles (Versay) banliyösünde yetişmiş. Hemen ekliyor: “Versailles’i hep çok lüks diye düşünmeyin, oralarda da işçi mahalleleri mevcut.” Fransa’da şaraplarıyla bilinen Burgonya bölgesinde, tamamen kırsal bir ortamda on beş yıldır yaşıyor. Orada ne mi yapıyor? ‘Hayat yüklü eski parçalar’la birbirinden ilginç heykeller çıkarıyor ortaya. İnsanların artık eskimiş, aşınmış diye attığı materyalleri ele alıp, onları yeniden canlandırıyor. Sanat tarihinde ‘primitif sanat’ diye anılan eserleri andıran, sembolik anlamlar taşıyan, sade çalışmalar çıkıyor böylece ortaya. Fransa’da çok gelişkin bir alanda, genellikle zor durumdaki her yaştan insana yardımı kapsayan ‘sosyal işler’de spor eğitmenliği yaparken 92’de attan düşüp bir buçuk yıl sakat kalmış. İşte o dönemde heykelle ilgileniyor. Başlangıçta elindeki ahşap materyalin üzerindeki parçaları sökerken, zamanla tersini yapmaya, objeyi hiçbir dönüşüme uğratmadan artı elemanlar eklemeye başlıyor. “İşinizi kimler seviyor?” soruma, “Zenginler” yanıtını veriyor. On beş yıl öncesine kadar herkes ilgilenirken şimdi sadece maddi imkanı olanlar alıyormuş.“Bir de insanın kendine ait bir zevkinin olması çok güç bir şey. Artık herkes, ‘Televizyonda çıkmış mı, başkasında var mıydı?’ya bakarak zevklerini belirliyor” diyor Gko. Belçika, Hollanda, İsviçre ve Almanya’da sergiler açan, son beş yıldır da Paris’teki yıldızlı lokantaların dekorasyonlarını kendi eserleriyle yapmaya başladıklarını belirten sanatçı, “O halde zengin oldunuz” soruma kahkahayla yanıt veriyor: “ Hayır, gelecekte olacağıma da inanmıyorum. Mirasçım da yok zaten!”

Anne Millot: Popo, el, ayak değil, burun onun işi!

anne millott-kucuk

Estetik normlara uymayan her türlü burun heykelinin konusu..

“Neden burun?” diyorum ilk, boşuna değil: Fayanstan kocaman bir Gerard Depardieu burnunu, hiçbiri estetik zevklere uymayan ama hepsi birbirinden kişilikli, rengarenk burunlar takip ediyor. “Başlangıçta topraktan insan başı çalışıyordum. Sıra buruna gelince gördüm ki, burna vereceğim şekil tüm yüzü şekillendirecek.” Bunun üzerine insan, kadın, büyücü, peri aklınıza gelebilecek her imaj üzerinde burnun rolünü düşünmeye başlamış Anne Millot. “Yüzün tam ortasında, saklamak mümkün değil ama konuşurken burna değil gözlere bakıyoruz hep, hakkında tabular olan, hassas bir konu çünkü.” Anne, burunla ilgili ilginç bir gözlemde de bulunuyor: “Kötü gören bir gözü, az duyan bir kulağı düzeltebilirsiniz ama burnun koku algısında bir sorun varsa neredeyse hiçbir şey yapamazsınız.” Sonunda bu konunun popo, el, ayağın aksine, sanatçılar tarafından çok işlenmediğine karar verip başlıyor toprakla, üç boyutlu, renkli burunlar yapmaya. Başlangıçta esin kaynaklığını edenler ünlü oyuncular oluyor. Fransa’da yakın zamanda vergi vermemek için vatandaşlıktan çıkan ve Rus vatandaşlığına geçen ‘ilginç’ oyuncu Gerard Depardieu başta olmak üzere sırasıyla Meryl Streep, Rossy De Palma, Vincent Cassel, Daniel Day Lewis gibi ünlülerle devam ediyor. Özellikle estetik normlara uymayan burunları çalıştığını söyleyen sanatçı, eserlerini gören kimsenin burunlara duyarsız kalmadığının altını çiziyor. Peki fotoğraflarda onca burnu inceleyip kil, fayans, porselen ya da kumtaşı ile çalıştıktan sonra sokakta gördüğü ya da konuştuğu kişilerin burunlarına dikkatle baktığı oluyor mu? “Hayır” diyor, “Onu TV ekranı önünde yapıyorum sadece. Karşılaştığım kişilerin burnuna değil, gözlerine bakarım ben.” Haklı, hayli büyük bulduğum burnuma bir an bile bakmadı, baktıysa da bana hissettirmedi Parisli sanatçı!

You Might Also Like

No Comments

Leave a Reply